Dünya varolduğundan beri seyyah misali dünyayı gezmiş insanlarda olsa, herkesin söylediği birşey vardır ya hani; ”Nereyi gezmiş olursam olayım yaşadığım ülke en güzeli” diye…

Ben bu cümlenin; dört tarafı denizlerle çevrili, dört mevsimin yaşanabildiği, topraklarının çok bereketli olduğu ve kıtaları birbirine bağlayan bir ülke olması sebebiyle Türkiye için hakedilir bir söylem olduğuna inananlardanım.

Hal böyle olunca, tabii ki seveninin yanında insanlık tarihinden silinmesi için üzerinde gizli ya da açık oyunlar oynanan bir coğrafyada yaşadığınızı da iliklerinize kadar anlıyorsunuz.

Gördüğümüz, görmediğimiz, bildiğimiz, bilmediğimiz, farkında olduğumuz ya da yanımızda atom bombası patlasa tüm duyargalarımızın kapalı olmasından sebep hayalet gibi ortalarda dolandığımız zamanlardan geçiyoruz yine.

1.5 senedir devam eden ve hala bitmeyen salgın hastalığın ardından; yanan, kül olan ormanlarımız, sonrasında sel ile sular altında kalan topraklarımız ve yitirilen canlar derken ”Beşer nankördür, iyiyi de kötüyü de çabuk unutur” ifadesinin en yakın zamanda can bulmuş hallerini yaşıyoruz. İnsanlığımızdan utanmaya bile takatimizin kalmadığı, büyük-küçük, genç-yaşlı, insan-hayvan, bitki-toprak demeden herşeyi katlettiğimiz bir düzenin içindeyiz ve inanın bana olan biten herşeyin hayal gibi geldiği bu yaşam evresinde ömür geçiriyor olmamız elbette tesadüf değil.Peki bunun idrakine varmak ve üzerimize düşen yaşam amacını gerçekleştirebilmenin herkese nasip olmadığı bir hayatın içinde de uyuyor uyanıyor halde olmamıza ne demeli?..

Bakın ben öyle çok felsefi yorumlar yapmak niyetinde değilim ki bunu da haddini aşmak olarak addederim fakat dikkatimi çeken konularda da yorumumu yapmadan kendi muhasebe defterimi kapatmaya pekte razı değilim açıkçası.

Hatırlayanlarınız vardır aynı kuşaktaysak…1980’lerde doğanların ilkokul yılları muzzam bir eğitim kalitesiyle geçti. Herşeyin en şeffaf ve en olduğu haliyle anlatıldığı bilgilerle büyüdük bizler. Fen bilimleri, Coğrafya, Fizik, Kimya, Tarih derslerinin hakkıyla eğitim ve öğrenim hayatına uyarlandığı zamanlardı o yıllar ve bu bilgiler sayesinde de nasıl büyük bir zenginliğe sahip olduğumuzun farkındaydık bizler. Şimdilerde kitap okumadan, bilinçli tercihlerle araştırmadan ve üzerine düşünmeden fikir sahibi olunamayacak veriler, şimdi yazacaklarıma da ışık tutacak cinsten…

Son verilerin ne olduğunu tam olarak takip edemesem de Türkiye’de 2018 yılı verilerine göre 22.621.935 ha ölçüme sahip bir ormanlık alan vardı ve bu alan ülkenin%29’luk bir kısmına denk geliyordu. Bu yıl yanan orman alanı ise, son 20 yılda yanan ormanlık alan kadar dersekte kalan kitlenin ne kadar zaman içinde tekrar oksijen olarak bize döneceğini varın siz hesaplayın derim ancak.

Sedat KALEM

WWF – Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Doğa Koruma Direktörü Dr. Sedat KALEM, orman yangınların artık Türkiye’nin gerçeği haline geldiğini belirtmiş ve son 30 yıla bakıldığında yılda ortalama 2 bin civarında orman yangını olduğunu ifade etmiştir. Belli periyotlarla bu yılki gibi yükselişlerin olduğunu fakat önemli olanın yangının sayısı ile yanan alan arasındaki orana dikkat edilmesidir. Yangınların sayısının çok, toplam yanan alanın büyüklüğünün bundan önceki yıllarla kıyaslanmayacak kadar fazla olduğunu belirten Kalem; orman yangınlarının birkaç nedeni olabileceğini anlatarak “İklim krizi yangınların parlamasını ve büyümesini teşvik ediyor ama yangını başlatan şey iklim değil. Burada insan faktörü öne çıkıyor. Yangınların yüzde 95’i insan kaynaklı” diye konuşuyor. Türkiye’de orman ve insan yaşamının çok iç içe geçmiş vaziyette olduğuna dikkat çeken ve ormanların içine çok girildiği, her yerde maden sahalarının olduğu, adım başı taş ocakları kurulduğu gerçeğini yüz üstüne çıkaran Kalem’e göre; paramparça olmuş bir orman dokusunda yangının kıvılcımlarının çıkması sürpriz sayılmamalı…

Başından hazırlıklı olabilseydik bunlar yaşanmazdı ama bunlardan da ders çıkarmamız gerek. Türkiye bu yangınları gelecekte de görecek. Belki 15 gün sonra yeniden başlayacak. Artık bitti dememek lazım. Bu artık bir gerçek. Bir iklim gerçeği var” diye konuşan Kalem,, yangınların ekolojik yaşama etkilerini de değerlendirirken “Yüzlerce yıl doğanın santim santim işlediği bir değeri birkaç günde kaybediyorsun. Doğal miras. Orada kaybolan sadece ağaç değil bizim gözle görmediğimiz birçok canlı. Diğer canlılar… Bir anda yok oluyor. Yangınların ekolojik bedelini bilemiyoruz. Bunlar artık yangınlar tamamen bittikten sonra belli olacak” ifadelerini kullanıyor. 

ÇÖZÜM ÖNERİSİ NEDİR?

Yanan alanlarda neler yapılması gerektiğine yönelik ise, yanan alanlara ayrı ayrı bakılması,bu yerlerde teknik ekiplerin çalışma yapması, ormanın kendi kendine yeşerebilme olasılığının varlığı araştırılmalı. Kızılçam ağaçlarının tohumları kendini korumaya aldığı ve yangından sonra ilkbaharda çimlenebildiği biliniyor. Maki bitkileri de yangından sonra üstleri kapkara olsa da toprağın altında kalan kısmı ilk yağmurda yeşerir. Onların da koruma altına alınarak kendi haline bırakılması ve böyle olmayan yerlerde bölgeye uygun yerli bitki ile ağaçlandırma yapılması uzun vadede uygulanabilecek çözümler olarak görünüyor.

ORTAK FİLO KULLANIMI

Orman yangınlarıyla mücadelede kurumların işbirliğinin önemli olduğunun altını çizen Kalem“Her şey Türk Hava Kurumu’nun üzerinden konuşuluyor ama belki artık Orman Genel Müdürlüğü’nün kendi filosunun olması gerek. Hava Kuvvetleri’nin olanaklarından yararlanılabilir. Belediyeler sürece dahil edilmeli. Yangın çıktığında kim ne yapacağını bilmeli. Yangın çıktıktan sonra politika üretilmemeli. Orman yangınlarını artık bir seferberlik olayı haline getirmemiz gerekir. Akdeniz ülkelerinin artık iklim değişikliğini de dikkate olarak işbirliği yapmaları gerek. 18 tane ülke var. Bu ülkeler bir araya gelerek ortak bir filo oluşturabilirler. Orman yangınlarıyla ilgili her konuda işbirliği yapabilirler” diye de fikrini belirtiyor.

Bize düşen ne dersiniz bu aşamada?

1990’lı yılların sonunda 21.yüzyılda hava ve su bedava olmayacak, kıymetini bilin, öyle rastgele harcamayın derlerdi. İnanmazdık, hadi canım derdik ama sanırım bu kadar hoyrat kullandığımız doğayı korumaz ve ona bize verdiği muhteşem güzelliklerin kıymetini bilmezsek söylenenler gerçek olacak gibi…

Hadi yediğiniz bir zeytinin çekirdeğini dahi atmayın,sarın sarmalayın toprak parçasının içine, atın doğaya.

Hadi daha az su tüketin.

Hadi daha az enerji kullanın.

Bizi yok etmeden, kendini yenilemeyi biz yapmasakta başaracak olan doğayla barışalım artık.

Sevgilerimle.

Author

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir